EĞİTİM SEN ÇORUM ŞUBESİ’NDEN KAPSAMLI‘EĞİTİM’ DEĞERLENDİRMESİ

Eğitim Sen Şube Yürütme Kurulu Başkanı Mustafa Gül, sendika olarak hazırladıkları ‘2019-2020 Eğitim Öğretim yılı 1.yarıyılında eğitimin durumu’ başlıklı değerlendirmeyi kamuoyu ile paylaştı.
Bu haber 2020-01-21 17:53:18 tarihinde eklenmiştir.

Eğitim Sen Şube Yürütme Kurulu Başkanı Mustafa Gül, sendika olarak hazırladıkları ‘2019-2020 Eğitim Öğretim yılı 1.yarıyılında eğitimin durumu’ başlıklı değerlendirmeyi kamuoyu ile paylaştı.

Şube Başkanı Gül tarafından açıklanan değerlendirme raporunda şu çarpıcı bilgilere yer verildi:

2019-2020 EĞİTİM-ÖĞRETİM YILI I. YARIYILINDA EĞİTİMİN DURUMU

'2019-2020 eğitim-öğretim yılının ilk yarısı 17 Ocak 2020 tarihi itibariyle sona erdi. 946 bini resmi okullarda, 170 bini özel okullarda olmak 1 milyonu aşkın öğretmen ve 18 milyona yakın öğrenci yarıyıl tatiline girmiştir.

Eğitimin niteliğinde yıllar içinde yaşanan gerileme, eğitimde yaşanan ticarileşme ve dinselleşme uygulamaları, okulların fiziki altyapı ve donanım eksiklikleri, kalabalık sınıflar, ikili öğretim, taşımalı eğitim, çocukların camilere götürülmesi, dini cemaat ve vakıfların kreşlerine ve yurtlarına yönlendirilmesi, çocukların taciz ve istismara uğraması, mülakata dayalı sözleşmeli öğretmenlik ve ücretli öğretmenlik uygulamasının sürmesi, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu vb gibi çok sayıda sorun eğitim sisteminin belli başlı sorunları olarak dikkat çekmektedir.

Siyasi iktidarın temsilcileri ve MEB bürokrasisi, yaptıkları açıklamalarda kullandıkları istatistiki veriler ve takip etmesi güç rakamlarla, eğitim alanında “işlerin iyi gittiği” algısını oluşturmaya çalışsa da alandaki gerçeklik farklıdır.4+4+4 sonrasında zorunlu eğitim süresinin 12 yıla çıktığı iddia edilmesine rağmen, ortalama eğitim süresi 9 yılda kalmıştır. Türkiye’de her üç okuldan birinde ikili eğitim yapılmaktadır. MEB verilerine göre ikili eğitim yapılan okul oranı 2018’de yüzde 33,83 iken, 2019 hedefi yüzde 29’dur. 2020 yılında 4+4+4 sisteminden kaynaklı olarak lise çağındaki öğrenci oranının yarı yarıya artması beklenmektedir. Bu durum özellikle liselerde ikili eğitim uygulamasını daha da yaygınlaştıracak, MEB’in hedeflediği rakamların çok üzerine çıkılacaktır.

Türkiye’de eğitim sistemi uzun süredir ciddi sorunlarla karşı karşıya bırakılırken, eğitimin temel sorunlarına yönelik çözümsüzlük politikaları 2019-2020 eğitim öğretim yılının ilk yarısında yapılan düzenlemeler ve fiili uygulamalarla sürdürülmüştür. Siyasi iktidarın eğitim alanında, uzun süredir kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda attığı adımlar ve eğitim alanında hayata geçirilen ‘piyasacı’ ve ‘dini eğitim’ merkezli uygulamalar, başta öğrenciler olmak üzere, öğretmenler, eğitim emekçileri ve velileri doğrudan etkilemiştir.

Eğitimde yaşanan ve yapısal hale gelen sorunlar her ne kadar görmezden gelinmeye çalışılsa da, eğitim sorunu halkın en temel gündemini oluşturmayı sürdürmektedir. Çocuklar eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanamamakta, çocuk yaşta evlenmenin önüne geçen adımlar atılmamaktadır. Yoksul, emekçi ailelerin çocukları başta olmak üzere, kız çocukları, kırsal kesimde yaşayan çocuklar açısından eğitime erişim konusunda ciddi sorunlar yaşanmaktadır. Bölgesel, cinsel, sınıfsal vb. eşitsizlikler, anadilinde eğitim gibi en temel sorunlar iktidarın çözmek bir yana daha da derinleştirdiği temel sorunlar olarak varlığını sürdürmektedir.

Eğitim sistemi toplumsal cinsiyet eşitliğinden oldukça uzak ve giderek dinsel içerikler kazanan muhafazakâr egemen ideolojinin yoğun baskısı ve denetimi altındadır. Toplumsal yaşamın her alanında görülen cinsiyetçilik ve cinsiyetçi uygulamaların en yoğun görüldüğü alanların başında eğitim alanı ve okullarımız gelmektedir. Geçtiğimiz dönemde cinsiyetçilik ve cins ayrımcı uygulamaların okullarda etkili şekilde üretilmeye devam ettiği görülmüştür. Geleneksel cinsiyet rolleri aile, okul, hukuk, ahlak, din ve medya tarafından sistemli bir şekilde çocuklara ve topluma aktarılmaya çalışılmaktadır.

Eğitim programlarında ve ders kitaplarında ülkedeki etnik, dilsel, kültürel ve inanç çeşitlilik neredeyse hiç yansıtılmamaktadır. Eğitim sisteminde ve toplumsal yaşamda benimsenen tekçi anlayış, farklı inanç, kimlik ve mezhepleri yok saymayı, onları ve taleplerini görmezden gelmeyi ısrarla sürdürmektedir. Türkiye’nin laik, bilimsel eğitim konusunda olduğu gibi, anadilinde eğitim konusundaki olumsuz sicilini ısrarla sürdürmesini anlamak mümkün değildir.

Türkiye’de çeşitli nedenlerle eğitime erişimde, kız çocukları, mülteci çocuklar, anadili Türkçe olmayan çocuklar, engelli çocuklar ve geçici koruma altındaki çocukların dezavantajları günden güne artarak devam etmektedir.Türkiye’de milyonlarca çocuk ve gencin eğitim hakkından eşit koşullarda yararlanmasını engelleyen, eğitimi kendi siyasal-ideolojik hedefleri doğrultusunda alt-üst etmek için yıllardır çalışanların ülkeyi ve eğitim sistemini getirdiği nokta içler acısıdır.

ÇOCUKLARA YÖNELİK AYRIMCILIK VE İSTİSMARLAR ARTMIŞTIR

Okul öncesi kurumları ve kreşleri kapatan, kadınları ev içine hapseden ekonomik ve sosyal adımlar çocukları da doğrudan etkilemekte, çocuklara yönelik artan şiddet ve istismarın önü açılmaktadır.

Türkiye’de eğitim sisteminin müfredat, ders kitapları ve uygulama alanları itibari ile çocukların, etnik köken, dil, din ve inanç ayrımcılığı ile karşı karşıya olduğu bilinmektedir. Özellikle farklı kimlik ve inanç kökenine sahip çocuklar, özellikle Suriyeli çocuklara yönelik ayrımcı uygulamaların artmış olması düşündürücüdür.

ÇOCUKLAR UCUZ İŞGÜCÜ KAYNAĞI OLARAK KULLANILMAKTADIR

Eğitimde 4+4+4 düzenlemesiyle zorunlu eğitim 12 yıla çıkarılırken kademeler 4+4+4 olarak ayrılarak, okula başlama yaşı düşürülmüştür. Bununla beraber okuldan ayrılmanın önünün açılması ile birlikte çocuk işçiliğin yaşı 14’e kadar düşmüştür.

Çalışan çocukların bir bölümü tarım sektöründe ucuz işgücü, bir bölümü de ücretsiz aile işçisi olmaktadır. Kız çocukları da benzer nedenlerle eğitim öğretimden uzaklaşarak erken evliliğe sürüklenmekte, işgücüne kayıt dışı olarak katılmaktadır.

MEB OKULLAŞMA POLİTİKASINI SİYASİ HEDEFLERE GÖRE BELİRLEMEKTEDİR

MEB’in mesleki eğitim ve İmam Hatip Lisesi temelli olarak şekillendirilen okullaşma politikası, öğrencilerin çoğunluğunun bu okullara gideceği veya gitmesi gerektiği ön kabulü üzerinden şekillendirilmektedir.

2019 Liseye Geçiş Sınavı (LGS) sonucunda birçok ilde Anadolu liseleri kapasitesinin iki katı öğrenci kabul ederken, başta imam hatip liseleri olmak üzere, bazı liselerin kontenjanları bu yıl da büyük ölçüde boş kalmıştır.

MEB Stratejik Plan’da, yeterli talep olmamasına rağmen, yeni imam hatip okulları açılması MEB’in öncelikli gündemi olmayı sürdürmektedir

LGS SONUÇLARI GÖZ ARDI EDİLMİŞTİR

MEB’in yanlış okullaşma politikasının bir sonucu olarak, 2019 LGS sonuçlarına göre öğrencilerin Anadolu Lisesi taleplerini karşılamakta zorlanan MEB, çareyi tam gün eğitim yapan Anadolu liselerinde yeniden ikili öğretime geçmekte bulmuştur. Tam gün eğitim veren Anadolu liselerinde yeniden ikili öğretime geçilerek kontenjan sorunu çözülmeye çalışılsa da, bu durumun okullardaki eğitimin niteliğinde yarattığı olumsuzluklar yok sayılmış ya da göz ardı edilmiştir. İkili eğitimden kaynaklı olarak öğrencilerin şafak vakti derse girip akşam karanlığında dersten çıkmalarına neden olmuştur.

MEB, OKULLAŞMA POLİTİKASINI GÖZDEN GEÇİRMELİDİR

Öğrencilerin ilgi, yetenek, gereksinim ve tercihlerini dikkate almayan, okullaşma politikasını ve buna bağlı olarak kontenjanları bunlara göre oluşturmayan MEB’in yanlış politikaları nedeniyle öğrencilerin istediği okul türünde ve okulda eğitim alma hakkı açıkça ihlal edilmiştir. Velilerin, öğrencilerimizin en çok talep ettiği akademik liselerin sayısının ve kontenjanlarının artırılması, ekonomik kriz gerekçe gösterilerek durdurulan okul ve derslik yapımının hızlandırılmasıdır.

2019-2020 eğitim öğretim yılı 4+4+4 düzenlemesinin yaşama geçirilmesinin 8. yılı olması nedeniyle bu yıl LGS’ye girecek öğrenci sayısı yüzde 50 artış gösterecek ve bu yıl LGS’ye1 milyon 800 bin öğrenci girecektir. MEB bu durumu mutlaka göz önünde bulundurarak gerekli hazırlıklara zaman geçirmeden başlamalıdır.

PISA 2018 SONUÇLARI EĞİTİMİN DURUMUNU ORTAYA KOYMUŞTUR

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü (OECD) tarafından her üç yılda bir gerçekleştirilen ve uluslararası ölçekte matematik, fen ve okuma becerilerini ölçen en önemli sınavlardan biri olan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı PISA 2018 sonuçları Türkiye’de eğitimin durumunu ortaya koymuştur. Türkiye, 37 OECD ülkesi arasında okuma becerilerinde 466 puanla 31'inci; Matematik okuryazarlığında 454 puanla 33'üncü, Fen bilimlerinde 468 puanla 30'uncu olmuştur.

Anadolu ve Fen Liseleri daha önce olduğu gibi PISA 2018’de de başarılı olmasına rağmen, MEB’in bütün enerjisini imam hatip okullarına aktarmak için seferber olması dikkat çekicidir.

DÜŞÜK BAŞARININ TEMEL NEDENİ 4+4+4 DÜZENLEMESİDİR

Türkiye’de eğitim sisteminin piyasa odaklı ve rekabete dayalı olması okullar ve öğrenciler arasındaki farklılıkları artıran bir işlev görmektedir. Özellikle 4+4+4 ile eğitimde yaşanan dinselleşme uygulamaları, felsefe ve bilim derslerinin ağırlığının azaltılarak, dini içerikli derslerin artması, ezberci ve sınav odaklı eğitim anlayışı, okullar, bölgeler, özellikle de cinsiyetler arası eğitim eşitsizliğinin giderilememesi, bunlara ek olarak yaşanan yoksullaşma süreçlerinin öğrencilerin başarısı üzerinde doğrudan etkili olduğu açıktır.

Türkiye’deki öğrencilerin yeterince başarılı olamamasının temel nedeni okullarda öğrencilerin bilgiyi ezber düzeyinde öğrenirken, eleştirmeye ve sorgulamaya dayalı bir eğitim anlayışının olmaması, öğrenilen bilgilerin günlük yaşamla ilişkilendirilememesidir.

TOPLUMSAL CİNSİYET EŞİTLİĞİ EĞİTİMİN VAZGEÇİLMEZ İLKESİDİR

2019 yılında MEB vesayet mekanizmalarının baskısı sonucunda 2014 yılında başlatılan ETCEP’i (Toplumsal Cinsiyete Duyarlı Okul Projesi) iptal etmiştir.

MEB' in ETCEP projesiyle birlikte Yükseköğretim Kurulu'nun (YÖK) Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Tutum Belgesi de "mütenasip" bulunmayarak hedefe alınmış ve kaldırılmıştır. 8 Mart 2016'da yayımlanan belge ile YÖK'ün tüm bileşenlerinde toplumsal cinsiyet eşitliği ve adaletine duyarlı olarak hareket edileceği taahhüt edildi ve buna yönelik birtakım faaliyetler sıralanmıştı. Ancak yapılan değişiklikle önce özel eğitim ve rehberlik programından, devamında sosyal etkinlikler yönetmeliğinden ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ çıkarılmış, sosyal etkinlikler çalışmalarının yürütülmesi de TÜGVA’ya fiilen devredilmiştir.

TÜRKİYE’DE HANEHALKININ CEBİNDEN YAPTIĞI EĞİTİM HARCAMALARI ARTMIŞTIR

OECD ortalamasında ilköğretim ve ortaöğretim kademelerinde kamu kaynaklarından yapılan harcamalar eğitim harcamalarının yüzde 90’ını, hane halkı ve özel kaynaklardan yapılan harcamalar ise yüzde 9’unu oluşturmaktadır. Türkiye’de ise eğitimde yaşanan ticarileşmenin sonucu olarak kamusal eğitim harcamalarının oranı yüzde 72,9, hanehalkı ve özel kaynaklardan yapılan eğitim harcamalarının oranı yüzde 27,1’dir.

Devletin eğitim harcamalarına yaptığı katkı yıllar içinde istikrarlı bir şekilde azalırken, hanehalkının cebinden yaptığı eğitim harcamalarının payı istikrarlı bir şekilde artmaya devam etmektedir. Türkiye’nin ‘eğitime en çok payı ayırıyoruz’ söyleminin gerçeği yansıtmadığını görmek için hanehalkının cebinden yaptığı eğitim harcamalarının artış seyrine bakmak yeterlidir.

KAMU KAYNAKLARI DEVLET OKULLARI İÇİN KULLANILMALI, KAMUSAL EĞİTİM POLİTİKALARI BENİMSENMELİDİR

Kamu kaynaklarının devlet okulları için kullanılması yerine özel okullara teşvik adı altında aktarılması, eğitimde yaşanan eşitsizlikleri ve okullar arasındaki nitelik farklarını daha da derinleştirmiştir. Bu durum okulları sadece devlet okulu-özel okul şeklinde ayrıştırmakla kalmamış, aynı zamanda zenginle yoksula ayrı ayrı ‘devlet okulu’, hatta aynı devlet okulu içinde gelir durumuna ya da başarı düzeyine göre farklı sınıflar oluşturulmasının önünü açmıştır.

Kamu okullarına, yurtlarına ayrılmayan eğitim bütçe kaynaklarının eğitim yatırımları yerine özel okullara çeşitli adlar altında transfer edilmesi ülkenin tüm yurttaşlarının vergilerinin, emeğinin kamu yararına aykırı bir şeklide kullanılması anlamına gelmektedir

ÖZEL OKUL TEŞVİKLERİ KAMUSAL EĞİTİMİN TASFİYESİNİ HIZLANDIRMIŞTIR

Eğitimde 4+4+4 dayatmasının sonrasında yıllar içinde devlet okullarının sayısı belirgin bir şekilde azalırken, her fırsatta kamu kaynakları ile desteklenen, çeşitli muafiyet ve istisnalar ile açılması teşvik edilen özel ilkokul ve ortaokul sayılarındaki artış sürmüştür. Eğitimde 4+4+4 uygulamasının başlamasından bu yana devlete ait ilkokul sayısının 5 bin 246 azalması dikkat çekicidir. Aynı dönemde devlet okullarına giden öğrenci sayısındaki azalış ilkokulda 421 bin, ortaokulda ise 303 bini bulmuştur.

Türkiye’de faaliyet yürüten özel okullar AKP ile birlikte altın çağını yaşamaya başlamıştır. Özel okul ve özel okula giden öğrenci sayıları tüm zamanların rekorunu kırmış durumdadır.

2019-2020 eğitim öğretim yılının ilk yarısında ekonomik kriz nedeniyle çok sayıda özel okul kapısına kilit vurmuş, çok sayıda öğrenci ve öğretmen mağdur edilmiştir. Türkiye Özel Okullar Derneği (TÖZOK) son bir yıl içinde 200’e yakın özel okulun kapandığı ya da devir olduğunu açıklamıştır.

ÖZEL OKULLARDA YAŞANAN SORUNLAR KAMUSAL EĞİTİMİN ÖNEMİNİ GÖSTERMEKTEDİR

Türkiye genelinde 51 ilde 411 okul, 82 bin öğrenci ve 13 bin 500 çalışanı bulunan Doğa Koleji’nde yaşanan ekonomik sorunlar ve öğretmenlerin 5 aydır ücretlerini alamaması eğitimde yaşanan ‘özel okul’ sorununu bir kez daha gündeme getirmiştir. Aylardır ödenmeyen maaşları için Doğa Koleji öğretmenleri iş bırakırken dönem başında kayıt paralarını peşin ödeyen veli ve öğrenciler de mağdur edilmiştir. MEB’in yaşananları izlemekle yetinmesi dikkat çekici olmuştur.

PROJE OKULLARINDA YAŞANAN SORUNLAR SÜRMEKTEDİR

Öğretmen atamasında ve idareci görevlendirmesinde keyfiyetin önüne açan yapısı ile proje okulları kadrolaşmanın en yoğun yaşandığı kurumlara dönüştü. Danıştay iki kez bu okullara duyuru yapılmadan öğretmen atanamayacağı ile ilgili yapmış olduğumuz başvuruyu kabul etti. MEB yargı kararını uygulamak yerine, açıkça yargı kararlarına aykırı olmasına rağmen, proje okullarına duyuru yapmadan öğretmen atamayı sürdürmüştür.

Kamuoyuna yansıyan çok sayıda iddia proje okullarının ciddi şekilde tartışılmasına neden olmaktadır. Öncelikle, bu okullara devam eden öğrencilerin akademik hazır bulunuşluk seviyesi, bu okulların öğrencilerinin yükseköğretime devam talebini artırmaktadır. Bu durumda hem okulların dershane haline gelmesi, hem de bu okulların öğrencilerinin kimi dershanelere yönlendirilmesi ile ilgili iddiaları beraberinde getirmektedir.

Diğer okul türlerinde olduğu gibi, proje okulu uygulamasının kadrolaşma ve piyasalaşma dışında öğrenciler ve öğretmenler açısından olumlu bir sonuç üretmediği açıktır. Bu nedenle MEB proje okulları başta olmak üzere, ortaöğretimde okul türü anarşisine son vermelidir.

EĞİTİMDE DİYANET-DİNİ VAKIF VE DERNEKLERİN KUŞATMASI ARTMIŞTIR

MEB’in merkezi olarak Diyanet İşleri Başkanlığı, yerellerde ise İl müftülükleri başta olmak üzere, büyük çoğunluğu dini cemaatlerin uzantısı olan kimi vakıf ve derneklerle çeşitli konu başlıkları altında imzaladığı işbirliği protokolleri, okullarımızın dini grupların temel faaliyet alanları haline getirilmesine neden olmuştur.

Dini vakıf ve derneklerin devlet okullarında başta ‘değerler eğitimi’ olmak üzere, tamamına yakını dini içerikli çeşitli konularda ders ve seminer verebilmesi, kendi yayınlarını dağıtabilmesi, pedagojik olarak sakıncalı olmasına rağmen çocukları camilere yönlendirmesi vb gibi faaliyetlerin yolu açılmıştır.Geçmişte yapılan yanlış adımlar sürdürülmekte, dini cemaatler eğitim sistemine dahil edilerek ‘paralel’ eğitim uygulamaları hayata geçirilmektedir.

OKUL ÖNCESİNDE ‘DİNİ EĞİTİM’ PEDAGOJİK OLARAK SAKINCALIDIR

Okul öncesi eğitimde son birkaç yıldır gelişen bir kavram olan ‘toplum temelli kurum’ ifadesi Diyanet İşleri Başkanlığı’na bağlı 4-6 yaş kurslar, dini vakıf ve dernekler ve belediyeler tarafından açılan kreşleri kapsamaktadır.

Türkiye’de örgün eğitim içinde zorunlu din dersi ve çeşitli etkinliklerle arttırılmaya çalışılan din eğitim’ pratiklerinin çocuklarda korku, endişe, umutsuzluk, suçluluk duyguları yaratan, çocuğun dini bilgiyi edinmeye hazır olmadığı bir dönemde dini eğitimle karşı karşıya bırakılmasının çocuk üzerinde olumsuz etkilerinin olması kaçınılmazdır.

Eğitim sistemi, eğitim biliminin en temel ilkelerinden, laik-bilimsel eğitim anlayışından hızla uzaklaşırken, okullarda dinselleşmeye ve inanç istismarına dayanan uygulama ve faaliyetler kaygı verici boyuta ulaşmıştır.

MEB EĞİTİM SİSTEMİNİ PROTOKOLLERLE YÖNETMEYE DEVAM ETMEKTEDİR

MEB’in asli görevleri, tıpkı bir hizmetin taşerona devredilmesi gibi, çeşitli cemaatlere bağlı vakıf ve derneklere devredilmektedir. Gerek dini vakıf ve derneklerle, gerekse işveren örgütleriyle imzalanan ‘işbirliği protokolleri’ ile eğitimde piyasalaştırma ve dinselleştirme uygulamaları iç içe geçmiş şekilde hayata geçirilmektedir. Özellikle dini vakıf ve cemaatlerle imzalanan protokollere yargı kararlarına rağmen ısrarla devam edilmesi dikkat çekicidir.

HUKUKSUZ KHK İHRAÇLARI SORUNU HALA ÇÖZÜM BEKLEMEKTEDİR

OHAL sürecinde ihraç edilen kamu emekçileri çok ciddi zorluklarla karşı kaşıya kalmış, aralarında eğitimci ve akademisyenlerin de olduğu 53 kişi yaşadıkları haksızlığa dayanamayarak intihar etmiştir.

26 Aralık 2019 tarihi itibariyle OHAL Komisyonuna yapılan başvuru sayısı 126 bin 300’dür. Komisyon tarafından verilen karar sayısı (98 bin 300) dikkate alındığında, incelemesi devam eden başvuru sayısı 28 bindir. Komisyonun karar vermeye başladığı tarihten itibaren iki yıllık süre içinde toplam başvuruların yaklaşık yüzde 78’i hakkında karar verilmiştir.

Kuşkusuz OHAL komisyonunun kendisini mahkemelerin yerine koyarak karar vermesi hukuksuzdur ve bu şekilde verilen kararların kabul edilmesi mümkün değildir.

Türkiye’nin hukuk sistemi içinde mevzuatça belirlenmiş bir yargı mercii olmayan OHAL komisyonu derhal lağvedilmeli, haklarında herhangi bir yargı kararı bulunmayan, hukuken suç olmayan gerekçelerle ihraç edilen tüm kamu görevlileri bütün haklarıyla birlikte derhal görevlerine iade edilmesi sağlanmalıdır.

EĞİTİMDE GÜVENCESİZ İSTİHDAM ISRARI SÜRMÜŞTÜR

15 Temmuz sonrasında tüm kamuda olduğu gibi eğitim alanında da sözlü sınav/mülakat üzerinden kullanılarak sözleşmeli öğretmen atamaları yapılmaya başlanmıştır. Öğretmen atamalarında mülakat uygulamasında ısrar, liyakatin adım adım terk edilerek, yerine sadakatin gelmesine neden olmuştur. 15 Temmuz 2016 sonrasında tek bir kadrolu öğretmen ataması yapılmazken, Kasım 2019 itibariyle MEB bünyesinde görev yapan sözleşmeli öğretmen sayısı 103 bine ulaşmıştır. Ülke çapında görev yapan ve tamamına yakını asgari ücretim altında ücret alan ücretli öğretmen sayısı ise 100 bin civarındadır.

Sözleşmeli, ücretli güvencesiz çalışma nedeniyle eğitim ve bilim emekçileri üzerinde mobbing daha da artmıştır.

Sözleşmeli, ücretli ya da başka bir ad altında yapılan öğretmenlik uygulamalarının tamamına son verilmelidir.

Kamu hizmetlerinin sürekliliği, düzenliliği ve halka daha nitelikli olarak sunulması için eğitimde her türlü güvencesiz istihdam uygulamasından derhal vazgeçilmeli, ataması yapılmayan öğretmenler sorunu kalıcı olarak çözülerek herkese kadrolu ve güvenceli istihdam sağlanmalıdır.

ATAMASI YAPILMAYAN ÖĞRETMENLER

SORUNUNA ISRARLA ÇÖZÜM ÜRETİLMEMİŞTİR

Ataması yapılmayan öğretmenler sorunu 2019-2020 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da temel gündem olmayı sürdürmüştür. KPSS’ye giren her 100öğretmenden sadece 16’sının ataması yapılmış, geriye kalan 84 işsiz öğretmen ya tekrar sınava girmek ya da başka alanlarda çalışmak zorunda bırakılmıştır.

EĞİTİMDE ANGARYA ÇALIŞTIRMA SORUNLARI DEVAM ETMİŞTİR

MEB tarafından çeşitli proje ve uygulamalar çerçevesinde resen yapılan görevlendirmeler, çeşitli konularda sürekli yapılan anketler, çeşitli kurs, proje ve protokol etkinliklerine bağlı çalışmalara zorunlu katılım, ev ziyaretleri, eğitim koçluğu, birden fazla nöbet tutmaya zorlama, öğrenci servis araçlarının kontrolü ve öğrencilere nezaret edilmesi vb. gibi doğrudan öğretmenlik mesleğinin icrası ile ilgili olmayan çok sayıda angarya iş öğretmenlerin sınıf içindeki asli görevlerini yapmalarını önemli ölçüde engellemektedir.

EĞİTİMDE YAŞANAN ŞİDDETİN ÖNÜNE GEÇİLEMEMİŞTİR

Toplumsal-ekonomik olumsuzlukların ve gelir adaletsizliğinin giderek derinleştiği ülkemizde okullarda yaşanan şiddet, 2019/20 eğitim öğretim yılının ilk yarısında da eğitim alanının en önemli sorunları arasında yer almıştır. Okullarda ve okul önlerinde yaşanan şiddet olaylarının tırmanışa geçmesi sonucunda yüzlerce şiddet olayı meydana gelmiştir.

Okullarda yaşanan şiddetin giderek artması, Türkiye’de eğitimin çok ciddi bir tehdit ile karşı karşıya olduğunu göstermiştir.

KAMUSAL, LAİK, BİLİMSEL VE ANADİLİNDE EĞİTİM MÜCADELEMİZ SÜRECEKTİR

2019-2020 eğitim öğretim yılının ilk yarısında eğitim alanında yaşanan gelişmeler, MEB’in eğitimin yapısal sorunlarına yönelik somut ve çözüme dayalı politikalar geliştirmek gibi bir derdinin olmadığını göstermiştir. Okulların eğitim kurumu olmaktan adım adım uzaklaştığı, eğitimde dayatmacı politikaların sürmesi nedeniyle öğrencilerin ve öğretmenlerin mutsuz olduğu, öğretmenlerin esnek, güvencesiz ve angarya çalışmaya zorlandığı, siyasal kadrolaşmanın devam ettiği, eğitim sürecinde farklı dil, kimlik ve inançların dışlandığı, eğitimin zaten sorunlu olan niteliğinin daha da kötüleştiği bir eğitim sisteminin başarılı olması mümkün değildir.

Eğitim Sen, her geçen gün daha fazla piyasa ilişkileri içine çekilen, okulöncesinden üniversiteye kadar bilimin değil, milliyetçiliğin ve inanç sömürüsünün referans alındığı bir eğitim sisteminde eğitim ve bilim emekçileri kamusal, bilimsel, demokratik, laik ve anadilinde eğitim hakkı için mücadelesini kesintisiz sürdürmeye kararlıdır.

ETİKETLER :
Yorumlar
Adınız :
E-Mail :
Başlık :
Yorumunuz :
Güvenlik :
Değiştir  
Diğer GÜNDEM haberleri
Köşe Yazarları
 ‹ 
 › 
ÇOK OKUNANLAR
SON YORUMLANANLAR
Döviz Kurları
Arşiv Arama
- -
Anket
Yeni Sitemizi Nasıl Buldunuz?
Güzel
% 100
Kötü
% 0
 
Hedef, hedefiniz olacak
© Copyright 2013 Çorum Hedef Haber. Tüm hakları saklıdır. Bu site Gazi SOFT haber yazılımı alt yapısı ile yapılmıştır.
GÜNDEM
SPOR
SİYASET
EĞİTİM
DÜNYA